Index -> Global ->

NAMAZIN YEDİ GÜNÜ VE YEDİ SEMA’SI (2)

“Ol”! varlığın ve ilk insanın kendisinden meydana geldiği bir kelimedir. İlk insanın anası olmadığından dolayı bu dünyaya göbekli mi göbeksiz mi geldi bilememekteyiz. Her ne şekilde gelmişse, o, tazim  edilmeyi hak etmişti. Su ve topraktan oluşan bedeninden dolayı değil, onun varlığına üflendiğinden dolayı: “Arş'ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur”. (11:7). İnsanın nefes aldığı gezegende  insan gibi su ve topraktan oluşur, ancak nefes ona sadece su ve toprağın taşıyıcı olmasını müsaade etmedi. Bu nefes, her zaman yeni bir şey istemekte, kendisinde malları satmak için inşa ettiği pazarlardan daha fazla bir şey. Maalesef insan birçok defa kendisini pazara çıkardığı mallardan daha ucuza sattı. Öğleden sonra, buna benzer bir pazarda, kara su borularından biri patlamıştı. Her taraftan pislik fışkırıyordu. İnsan pisliğin kötü kokusundan yine insanlar kaçıyordu. Bu kalabalıkta bulunan insanlardan birisi bu borunun yanına yaklaştı ve pisliğe bakıyordu. Bunu gören birçok insan bu şahsın garip davranışını seyretmek için yanına yaklaştılar. Onun pisliğin yanıbaşında oturmasının nedenini anlamak isteyen meraklılara, o az sözlerle cevap verdi: Biz insan oğulları, öğleden sonra kaçtığımız bu şeyleri öğleden once pazara çıkıp satın almıştık. Bu pisliğe bakıyor ve eğer konuşabilseydi bize şöyle soracağını düşünüyordum: Siz mi benden yoksa ben mi sizden kaçmalıyım? İyi ama eşya insan için konuşamaz, insan onlar hakkında konuşur. O biolojik ihtiyaçları yerine getirmek zorundadır. Yer, içer ve sonra bedenin içinde tutamadığı şeylerden iğrenir. Beden vasıtasıyla en çok hoşlandığı kokular, kendisi için dayanılmaz pisliğe dönüşür. Hayatın tamamında, içinde öyle şeyler taşır ki dışa çıktıkları zaman kendilerinden kaçar. İyi ama insan kendinden kaçabilir mi? Kendisinin sadece  bir kanalizasyon borusu veya konuşan bir hayvan olduğunu kabullenebilir mi? Konuşmanın ne anlamı olur, eğer kendisiyle yanlış olsa bile bir akıllılık anlatılmazsa? Eğer yanlış olmasaydı tekakıllılık olurdu ve eğer duyumsal hakikat tek gerçek olsaydı, neden insanın iğrendiği şeylerden sinek haz duysun? Eğer duyumsal gerçek hakikatın e n üst kademesini oluştursaydı, neden köpekler insanlardan daha derin koku duysunlar ki?
Varlıkların herbiri ayrı gerçekle karşı karşıyadır ve gerçeklerin herbiri izafidir. Maddi gerçeği algılamak için duyu organları mevcut olduğu gibi sonsuz niçin? ler de mevcuttur, çünkü algılanmak istenen Sonsuzdur. Onun Sonsuzluğu önünde biz teslim oluyoruz ( Müslüman oluyoruz, çünkü bu kelimenin anlamlarından biri budur, teslim olmak). Dört defa “ Allahu ekber” diyerek kendimize Onun Mutlak Hakikatı temsil ettiğini hatırlatırız. Bununla ezanı başlatıyoruz. Ezan namaza çağrıdır. Namaz insanı kendisinden gıdaların girip çıktığı bir kanalızasyon borusu veya konuşan bir hayvan oluşundan kurtaran davranıştır. Bu çağrı İsrafilin sura ilk üfleyişini temsil etmektedir. Bu üfleyiş mahlukatın ölümünü haber verir, ezandan sonra gelen kamet ise surun ikinci üfleyişini ve mahlukatın yeniden dirilip Yaratıcının önüne çıkmasını hatırlatır. Önünde, karşısında, huzura çıkmak, çok fakir olan dilimizin ifadeleridir, veya bir alimin ifade ettiği gibi, insanın trajik lisanı. Onun vasıtasıyla asla gönlün hissettiklerini ve Mutlak Birin karşısındaki konumumuzu asla anlatamıyoruz. Kametten sonra ellerimizi kaldırarak namazın yedi hareketine başlayarak haftanın yedi gününe veda ediyoruz. 
Dikkatli okunmayan bir kitap nasıl anlaşılmıyorsa, ifa ederken konsantre olmadığımız, kalbin yoğunlaşmadığı namazdan da fayda yoktur. Kalbin ismi Kuranda da kalbtır ve kelime manası değişmek, bir şeyin bir şeyden başka bir şeye dönüşmesi veya bir halden başka bir hale. Bu isimle insanın sol tarafında bulunan ve kanı pompalayan organ kastedilmemektedir.Kalb ile insan varlığını özü  veya insan varlığının kapsayıcı boyutu kastedilmiştir. Hakimler kalbi bir havuzla, beş duyuları da ona dökülen beş kaynakla simgelemişlerdir. Bazan havuzda ne olup bittiğini anlamak için de beş kaynaktan gelen suyun akıntısını durdurmuşlardır. Yani beş duyudan gelen bilgiler kesilerek kalbte ne olup bittiğini anlamışlardır. Kuranda kalbin üç hali zikredilmiştir: canlı, hasta ve ölü kalb. Canlı kalb inançla dolu olan kalbtir. Kuran dilinde bu inança iman denilir. İmanın lugat manası da emniyette olmaktır. Vahyin insan öğluna indiği en eski dillerden biri olan ibranice de de imana aynı manayı ifade eden “emunah”  ismi verilmiştir. Amin sözü de ( doğrudur, şüphesiz manasında olan) emunah kelimesinden gelmektedir. Bugüne dek peygamberlerin babası olan İbrahim a.s. dan gelen  üç dinin duaları bu sözle sonuçlanır.  İman bilgiyi,kelamı ve ameli kapsamaktadır. Bü üç davranış insanı mesul kılmaktadırlar: zeka, konuşmak ve irade. Hasta kalb canlı ve ölü kalb arasında durur ve onun kaderi mücadelesine bağlıdır. Eğer mücadelesi sıhhata doğru ise, canlı kalbe dönüşür, aksi takdirde katılaşır ve ölür. Ölü kalb teslim olmaz, çünkü Onunla kavuşmağa özlemli değildir. “… hiç kimseye iki kalb verilmemiştir…” (33:4)   Bununla O insanın hem hakikate hem yalana aynı zamanda teslim olmasını imkansız kılmıştır.
Biz bedeni faydalı veya zararlı gıdalarla besleyebiliriz. Aklı doğru veya yanlış düşüncelerle besleyebiliriz. Kalbi de iyi veya kötü davranışlarla besleriz, ancak bunlardan herbirinin kendi fıyatı vardır. Ve bu fiyat ya lehimize veya aleyhimize ödenir. Hayvanların nefsi var fakat zekası yoktur, meleklerin ise nefsi yok zekaları vardır. İki yöne de yönelmek imkanını taşıdığından dolayı varlık insana meleklerin üzerine kalkmasını veya hayvanların altına düşmesini mümkün kılmaktadır. Namzdaki konumlar Peygamber efendimize melekler tarafından miracta sergilenen konumlardır. Birinci gökte melekler kıyamda duruyordu, ikinci gökte rukuda idiler, üçüncü gökte secdede, dördüncü gökte kade de, beşinci gökte Alahu Tealaya sonsuz tesbihler ediyorlardı, altıncı gökte Onun yüceliğine teslimiyeti ifade ediyorlardı, yedinci gökte de Ona salat ve selam getiriyorlardı. Bu hareketleri yaratıldıklarından itibaren tekrarlamaktaydılar.  Kainatın  bu yüce hareketlerini bir araya getirerek, insan yaratılışın doğal hareketlerine uyar ve zekası, iradesi ve kelamıyla kendisini “Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz…”(76:2) yaratan ve sonuçta varacağı Tek Hakikat olan Onun varlığın şehadet etmektedir. Dünya, kendisinden gerçek hakikatla yüzleşmek için insanların çıkacağı bir büyük karın olarak görünür. İnsanların anne karnından dünyaya çıkışları gibi. İnsanın ölümü ile tüm bedeni hastalıklar gider ve cehalet, yalan, hırs,kibir, fitne,aldatmak, gıybet ve iğrenç olan diğer manevi hastalıklar kalır. Ruh onlarla dünyada yaşamaya alışkındır, ancak ahırette onlardan uzaktır. Onların yokluğunda varlık yanar ve hiçbir zaman elde edemeyeceğin bir şeyi istemekten daha büyük bir azab yoktur.  Veya izafi olanı mutlak sayarak sevmek. Kuranda bununla ilgili şöyle buyurulmaktadır: “onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz”. (24:39)
Canlı kalbler bilgi vasıtasıyla namazı gerçekleştirir, namaz vasıtasıyla da onların içinde gizlenen hikmeti ifşa ederler. Bu nedenle de kalbe can da denilmiştir. Can kelimesi gizli manasını taşıyan cenna kelimesinden gelir. Ananın rahminde embriona cenin denir. Cennet ismi de aynı kökten türemiştir.  Cennet kelimesi ile ağaçların çokluğundan yerlerin örtülmüş olmasından dolayı bahçeler için de kulanılmıştır.
Kalb sır ismine layıktır, çünkü aşkın karargahıdır. Aşk ise her hareketin başlangıcıdır. Ne kadar kalpler varsa o kadar aşk vardır. İnsanlar ne kadar farklı ise o kadar farklı aşklar vardır. Dünyada öyle aşklar vardır ki aşıkların ayrılması ile sıkıntının yolu açılır. Aşk var ki ayrılıktan üzüntü gelir. Sıkıntı maddi şeylerin kaybından öne gelir, üzüntü ise manevi şeylerin kaybından kaynaklanır. Dünyada öyle aşk vardır ki aşıkların vuslatı ile özlem biter, fakat aşk vardır ki vuslat ile özlem artar. Hakikatla yaşamaya alışkın olan kalpler hayatiyet Verenden ayrı kalmayı dayanamaz. Bundan dolayı  dünya hayatından kaynaklanan yalnızlığı gidermek  ve ona tam teslım olarak aydınlanmak için, her gün melekler platformlarında dururlar. Namaz, aşktan gelen bir “Ol” ile kaınatı Yaratan,   Yüzün Güzel Bakışına özlemi onlarda artırır. O aynı kaınatı bir “Olma” ile ortadan kaldırmamıştır. Ayrılığın özlem ve acısından dolayı , özlemli olanlardan biri şöyle demiştir:


Beden topraktan yaratılmış ve onda yaşamaktadır
Fakat ruhum gurbettedir, özlemle dönüş gününü beklemektedir
Ey güzel insanlar, kendi vatanına dönmek isteyen
garib zavallıya merhamet edin.


Her gün bu dünyadaki hayatımızı kısaltmakta, onun pazarlarından, biolojik ihtiyaçlardan ve zorunlu harcamaklardan, kokulardan ve onların kokuşukluğundan, güzel ve çirkinlikliklerden  bizi uzaklaştırmakta ve dönüş yerimize doğru yaklaştırmaktadır.
Her gün ezanın bizi “ Namaza gel, kurtuluşa gel” edasıyla davet etmeyeceği güne yaklaşıyoruz, ancak biz bu ezanla Namazın yedi gününü ve yedi semasını hatırlayacağız, çünkü: “Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (55:26-27).


Fatmir Muja
www.fatmirmuja.com


Terc. Prof.Dr. Metin Izeti


 

 
 

Powered by: Mevlana Art

© fatmirmuja.com